Therapia Garden Psikoloji - Çekmeköy


  Tel : Çekmeköy Şube : 0 (538) 310 72 72
Ataşehir Şube : 0 (541) 310 72 72

Nöropsikolojik bozukluklar nedir, ne zaman değerlendirme ve terapi gerekir?

Nöropsikoloji, psikolojik olguların beyindeki sistemlerde nasıl karşılık bulduğuyla ilgilenen bilim dalıdır. Nöropsikolojinin bir alt dalı olan klinik/uygulamalı nöropsikoloji, beyinde oluşan nörolojik rahatsızlıkların kişinin psikolojik işlevselliğini nasıl etkilediği ile ve bu işlevselliğin nöropsikolojik rehabilitasyon yoluyla nasıl düzeltilebileceğiyle ilgilenir. Travmatik beyin hasarı, felç, multiple sclerosis, epilepsi, Alzheimer, Parkinson gibi rahatsızlıklar geçirmiş ve geçirmekte olan bireylerde genelde nöropsikolojik işlevsellikte sorunlar görülür.

Nöropsikolojik işlevsellikten bahsedildiğinde kişinin hem bilişsel, hem duygusal, hem de davranışsal işlevselliği göz önüne alınmalıdır. Örneğin beyninin en ön lobunda (prefrontal cortex) herhangi bir sebeple hasar meydana gelmiş bir kişi, hem psikososyal alanda, hem de bilişsel alanda problemler yaşar. Psikososyal alanda yaşayabileceği problemler inhibisyon (kendini engelleme) kontrolünün kaybolması sebebiyle uygunsuz davranışlar sergilemek, empatinin kaybolması sebebiyle ilişkilerde problemler yaşamak, zayıf duygusal karar kabiliyeti ve zayıf sosyal muhakeme gücü olabilir. Bilişsel alanda yaşayabileceği problemler ise planlama, esnek düşünebilme, öğrenilen bilgileri hatırlayabilme gibi yürütücü işlevlerde bozukluk, zayıf dikkat gücü, katı düşünme, ve stereotipik (tekrarlayıcı, ritüelistik) davranışlar olabilir.

Nöropsikolojik değerlendirme kişinin hem bilişsel, duygusal ve davranışsal işlevselliğini ölçebilmeli, hem de kişinin bu sonucu gerçek hayata ne kadar yansıtabildiğini göstermelidir. Shallice ve Burgess’e (1991) göre frontal lob hasarı olan hastalar geleneksel nöropsikolojik testlerde sağlıklı bireylere yakın performans gösterebilirken, günlük hayat aktivitelerinde oldukça zorluk çekebilmektedirler. Örneğin bir ev hanımı, kendisinden su kaynatıp yumurta pişirmesi istendiğinde bunun nasıl yapılacağını size anlatabilir, fakat kendinden bunu eyleme geçirmesi istendiğinde başarısız olabilir. Kişinin zekasının ve bilgisinin korunmuş olup, bunu düşünce ve davranışlarını düzenlemede kullanamıyor olmasına “frontal lob paradoksu” denir (Walsh, 1985). Bu sebeple nöropsikolojik değerlenmede klasik testlerin yanı sıra, kişinin bilişsel kabiliyet gerektiren günlük yaşam aktivitelerindeki becerilerinin de ölçülmesi, daha isabetli bir nöropsikolojik değerlendirme profilinin oluşturulmasında önemlidir.

Nöropsikolojik değerlendirme nörolojik rahatsızlıkları olan bireyler için önemli olmakla birlikte, bir psikolog sadece bu aşamada devreye girmez. Bu sınıftaki rahatsızlıklardan şikayetçi kişiler, rahatsızlıklıklarının hem biyolojik anlamda kendilerinde yarattığı değişimler, hem de işlevselliklerinin ve günlük hayatlarının önemli ölçüde etkilemesi sebebiyle instabilite, patlayıcı öfke, benmerkezci veya çocukça davranışlar, hissizleşme ve hatta major depresyona kadar giden problemler sergileyebilmektedirler (Lishman, 1998).

Örnek verecek olursak, travmatik beyin hasarı geçirmiş bir birey, hastaneden çıktıktan sonra gözüne ilk çarpacak şey fiziksel problemleri olacaktır ve hemen “eski haline dönmek” isteyecektir. Ancak bu mümkün olmadığında, ve kişi bilişsel ve duygusal problemlerinin de farkına vardığında sıklıkla ortaya çaresizlik gibi duygular çıkar. Bu aşamada amaç “eski halime dönmek” değil, “yeni halimle hangi stratejilerle baş edebilirim” olmalıdır. Nöropsikoloji alanında uzmanlaşmış bir psikologla çalışmak, bu süreçte problemin analizi, hastanın doğru biçimde bilgilendirilmesi, terapi hedeflerinin belirlenmesi ve kişinin yeni hayatına adapte olabilmesi açısından yararlı olacaktır.

Uzman Psikolog Zeynep Karabuda

Daha Fazla

WISC-4 Çocuk Zeka Testi (WISC-IV)

WISC-4, 6 yaş 0 ay ile 16 yaş 11 ay arasındaki çocuk ve ergenlerin bilişsel işlevlerini kapsamlı bir şekilde değerlendiren bir zeka testidir.

Bireyin zihinsel becerileri arasında zayıf ve güçlü yönlerini analiz ederek doğru eğitim veya tedavi programını planlamada son derece faydalı olmaktadır. Ayrıca sonuçları klinik bulgularla bir arada değerlendirilerek özel öğrenme güçlüğü, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, zihinsel yetersizlik veya üstün yeteneklilik gibi alanlarda tanı konmasına destek olmaktadır.

2003 yılında ABD’de geliştirilmiş, 2011 yılında Türkiye uyarlaması ve standardizasyonu tamamlanmıştır. Tüm dünyada 1939 yılından beri en yaygın olarak kullanılan zeka testi serisi olan Wechsler testlerinin Türkiye normlarına uyarlanmış olan en güncel ve en güvenilir sonuç veren versiyonudur.

WISC-4, 15 alt testten oluşmaktadır. Bunlardan 5’i yedek alt testtir, sadece temel alt testlerin belli sebeplerle uygulanamadığı durumlarda kullanılmaktadır. Her çocuğa toplam 10 alt test uygulanmaktadır. Yaş, beceri ve dikkat düzeyine göre farklılık gösteren uygulama süresi ortalama 90 dakikadır.

Toplam sonuç genel bilişsel yeteneği gösterirken alt testler 4 farklı zihinsel beceri kümesini ölçmek üzere gruplanmıştır:

• Sözel Kavrama: Sözel akıl yürütme, sözel kavram oluşturma, sözel bilgi, sözel ifade, uzun süreli bellek

• Algısal Akıl Yürütme: Görsel algı ve organizasyon, görsel-motor koordinasyon, akıcı akıl yürütme

• Çalışma Belleği: Kısa süreli sözel bellek, seçme ve izleme dikkati, konsantrasyon, zihinsel hesaplama

• İşlemleme Hızı: Kısa süreli görsel bellek, görsel tarama, dikkatin yetkin kontrolü, görsel-motor koordinasyon

Daha önce bu testin 1974 yılında hazırlanan versiyonu olan WISC-R Türkiye normlarına uyarlanmış ancak artık tamamen geçerliliğini ve güvenilirliğini yitirmiştir. Bunun sebebi de “Flynn etkisi” olarak tanımlanan, bir zeka testinden alınan puanların yıllar içinde düzenli olarak artışıdır. Eğitim ve teknolojinin hızla gelişmesi, çevresel uyaranların çoğalması, erken yaşlardan itibaren çeşitli test sistemleriyle tanışıklığın artması gibi faktörler buna yol açmaktadır.

Aynı bireye WISC-4’ün yeniden uygulanması için en az 1 yıl geçmesi gerekmektedir. Eğer eski versiyonu olan WISC-R uygulanmışsa en az 4 ay geçtikten sonra WISC-4 uygulanabilir.

Bu testi yalnızca Türk Psikologlar Derneği tarafından gerçekleştirilen eğitim ve süpervizyon sonrasında WISC-4 uygulayıcı sertifikasını almaya hak kazanan psikologlar uygulayabilmektedir.

 

Ezgi Bozkurt

Uzman Klinik Psikolog

Çocuk ve Ergen Psikoterapisti

Daha Fazla

Çocuk ve Ergenlerde Anksiyete Bozuklukları ( Kaygılar, Korkular ve Fobiler )

Kaygılar, Korkular ve Fobiler

Anksiyete, tehlikeli veya korkutucu durumlarla karşılaştığımızda kendimizi korumak için verdiğimiz bilişsel, fizyolojik ve davranışsal tepkiler bütünüdür. Bilişsel olarak zihnimizde durumun risk değerlendirmesi gerçekleşir, fizyolojik olarak bedenimiz aksiyona geçmeye hazırlanır ve davranışsal olarak karşımızdaki tehditten uzaklaşır veya onunla yüzleşiriz. Fiziksel tehditlere karşı kendimizi güvende tutmak için gösterdiğimiz anksiyete tepkisi tamamen normal ve gereklidir. Ancak anksiyete gerçekte karşılaşılan fiziksel tehditlere değil de zihinde canlandırılan ve gerçekleşmesi olası tehditlere yönelik olarak ortaya çıktığında bir sorun haline dönüşebilir. Eğer kişi sürekli olarak kaygı, korku ve fobi gibi anksiyete belirtileri gösteriyorsa, bu belirtiler şiddetliyse ve günlük hayatını etkiliyorsa; anksiyete kontrolü ele geçirmiş demektir.

Anksiyetenin en önemli zihinsel unsuru kaygıdır. Çocukların kaygılarının içeriği yaşları ilerledikçe değişmektedir. Çocukluk çağında daha çok hayvanlar, kazalar ve karanlık gibi genel ve somut alanlarda; ergenlik çağında ise sosyal uyum, beğenilme ve başarı gibi kişisel ve soyut alanlarda kaygı göstermektedirler. Ayrıca erken yaşlarda canavarlar ve hayaletler gibi hayali güçler ile ilgili korkulara sık rastlanırken yaş ilerledikçe korkuların kaynağı performans ve kabul edilme gibi gerçekçi konulara yönelmektedir. Genel olarak çocukların kaygı ve korkularının sayısının yaşları ilerledikçe azalması beklenmektedir.

Çocuk ve ergenlerde görülen anksiyete bozuklukları, kaygı ve korkuların kaynağına göre 5 farklı gruba ayrılmaktadır:

  1. Yaygın Anksiyete Bozukluğu: Geçmişte yaşadıkları veya gelecekte yaşayabileceklerini düşündükleri birçok farklı olay ve durum ile ilgili sürekli olarak kontrol edemedikleri düzeyde yoğun kaygı hissederler.
  1. Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu:Evden veya ebeveynlerinden ayrılma durumlarında aşırı kaygı geliştirirler, bu ayrılık süresince kendilerine veya ebeveynlerine zarar gelme olasılığından dolayı korku duyarlar.
  1. Fobik Anksiyete Bozukluğu (Özgül Fobiler):Belli bir nesneye, canlıya, olaya veya duruma karşı spesifik, kalıcı ve şiddetli bir korku geliştirirler. Bunlarla ilgili gerçekçi olmayan bir tehlike ya da kişisel bir zarar görme algısına sahiptirler.  Özgül fobiler sıklıkla hayvanlar, doktor muayenesi, aşı olma, asansöre veya uçağa binme gibi alanlarda görülmektedir.
  1. Sosyal Anksiyete Bozukluğu (Sosyal Fobi):Sosyal ortamlarda olumsuz izlenim bırakacaklarına ve diğer insanlar tarafından yargılanacaklarına dair yoğun kaygı ve dolayısıyla sosyal ortamlara karşı korku geliştirirler.
  1. Panik Bozukluk:Kalp atışında hızlanma, nefes almada zorluk, baş dönmesi, bulantı, terleme veya üşüme gibi güçlü fizyolojik semptomların eşlik ettiği kısa süreli, ani ve yoğun bir korku tepkisi olan panik ataklar yaşarlar.

Anksiyete bozukluğu yaşayan çocuk ve ergenlerin en önemli ortak özelliği, kaygı ve korkularının kaynağı olan durumdan sıklıkla kaçınmalarıdır. Kaçınma, o an için kendilerini endişeli ve gergin hissetmekten korurken uzun vadede o durumla baş etme becerisini kazanmalarını engellemektedir. Ayrıca genellikle olumsuz olaylar yaşayacaklarına inanmaktadırlar, bu nedenle hayatlarının gidişatıyla ilgili olumlu ipuçları dikkatlerinden kaçmaktadır. Buna karşın sürekli olarak tehdit ve tehlike içeren ipuçları aramaktadırlar ve bunların gerçekçiliğine dair oldukça taraflı bir algıya sahiptirler.

Araştırmalar çocukların yaklaşık %10’unun 16 yaşına kadar bir anksiyete bozukluğunu deneyimlediğini göstermektedir. Bunun yanı sıra ergenlik çağında tedavi edilmeyen anksiyete bozuklukları, yetişkinlikte anksiyete bozukluğu görülme riskini 2-3 kat arttırmaktadır. Anksiyete bozukluğu tanısına depresyon tanısı da sıklıkla eşlik etmektedir. Tüm bu sebeplerle erken tanı ve müdahale ruh sağlığı ve psikolojik gelişim için çok değerlidir. Eğer çocuğunuzun anksiyete bozukluğu yaşadığını düşünüyorsanız geç kalmadan bir klinik psikologa danışmanız gerekir.

 

Ezgi Bozkurt

Uzman Klinik Psikolog

Çocuk ve Ergen Psikoterapisti

Daha Fazla

Çocuğunuz Okula Hazır mı?

Her yıl yaz tatili biterken ve Eylül ayı yaklaşırken bazı çocukları heyecan ve coşku bazı
çocukları da endişe ve gerginlik sarar. Özellikle anaokuluna veya ilkokula yeni başlayacak
öğrencileri bekleyen bir bilinmezlik söz konusudur, bu nedenle korku ve kaygı hissetmeleri
oldukça normaldir. Çocuğun okula uyum sürecini ne kadar kolay geçireceği okul
olgunluğuyla yakından ilgilidir.
Okul olgunluğu; çocuğun okuldaki kurallar sistemine ve öğrenme etkinliklerine fiziksel,
bilişsel, sosyal ve duygusal olarak hazır olması olarak tanımlanabilir. Öncelikle çocuğun yaş
düzeyine uygun dil ve bedensel gelişiminin tamamlanmış olması; görsel ve işitsel algısının,
el-göz koordinasyonunun, ince motor ve kaba motor becerilerinin yeterli düzeyde olması
gerekir. Aynı zamanda tek başına yemek yeme, giyinme, tuvalet ihtiyacını giderme ve kişisel
temizliğini sağlama gibi öz bakım becerilerine sahip olmalıdır. Kendine özgü zekâ ve kişilik
özellikleri, akranlarıyla sosyalleşme sıklığı, ailesinin eğitime karşı tutumu ve çocuğa
sundukları kitap okuma, düşünme ve tartışma, sinema, tiyatro ve çocuk atölyeleri gibi
olanaklar okul olgunluğunun gelişmesi üzerinde önemli etkenlerdir.
Ebeveynlerin çocuğa karşı tutum ve davranış biçimleri çocuğun duygusal olgunluğunu
etkiler. Aşırı koruyucu tutum çocuğun aşırı bağımlı olmasına ve özgüven eksikliği
yaşamasına; baskıcı tutum çekingen olmasına ve sürekli hata yapmaktan korkmasına; aşırı
hoşgörülü tutum ise bencil olmasına ve sınır tanımamasına sebep olabilir. Bunların her biri
çocuğun okul yaşantısında olumlu iletişim kurmada ve sosyal uyumda zorluk çekmesine yol
açabilir. Güven veren, destekleyen ve kabul eden tutumla yetiştirilen çocuk ise özgüveni
yüksek, işbirliğine açık ve duygusal açıdan dengeli olduğundan dolayı genellikle okula kolay
uyum sağlar, potansiyelini ortaya koyar ve kendisini mutlu hisseder.
Çocuğun toplumsallaşmaya ilk adımını attığı kurum olan okulda; sınıf içinde kazandığı bilgi ve
beceriler kadar sınıf dışı aktivitelerde, oyun ve spor etkinliklerinde göstereceği sosyal uyum
da önemlidir. Böylelikle ilkokula başlayan çocuk kendisini yerine getirmesi gereken birçok
beklentiyle karşı karşıya bulur. Okuma-yazma ve matematik becerilerini kazanması, gününün
büyük bölümünü evinden uzakta yeni tanıştığı akranları ve yetişkinler ile geçirmesi, uzun
süreler boyunca sırada oturarak derslere odaklanması beklenir. Okulöncesi eğitim ilkokula
uyum sürecini desteklemesine rağmen daha serbest ve oyun odaklı bir sistemdir; çocuk
ilkokula geçişle birlikte sürekli bir programı takip etmesi ve birçok kurala uyması gereken bir
sistemle karşılaşır. Çocuğun neden oyun oynamak yerine ders dinlemesi ve çalışması
gerektiğine dair farkındalığı olmaması ve motivasyon eksikliği yaşaması çok doğaldır.
Tüm bu faktörlere bağlı olarak çocuk okula uyum sağlamakta ve ailesinden ayrılmakta güçlük
çekebilir, uyum sürecinden sonra da okula gitmek istemediği dönemler olabilir. Bu
durumlarda yaşadığı sorunu anlamaya çalışmak, okul ve uzmanlar ile işbirliği kurmak gerekir.
Okula Uyumu ve Olumlu Okul Deneyimini Desteklemek için Ebeveynlere Öneriler
 Eğitim başlamadan önce çocuğunuzun okul ile ilgili tüm sorularını açıklıkla
cevaplandırın, okuluna götürüp gezdirin ve çevreyi tanıtın.

 Çocuğunuza neden okula gitmesi gerektiğini anlatın, kendi okul hayatınızdan
özendirici örnekler verin ve güzel anılarınızı paylaşın.
 Ne kadar endişeli olursanız olun ona bunu belli etmemek için çaba sarf edin çünkü
sizde kendi kaygılarının yansımasını görmesi onun haklı olduğunu doğrulayacak ve
kaygılarını daha da arttıracaktır. Sakin kalın, ona güven verin ve onu rahatlatın.
 Çocuğunuzu okula bırakırken veya servise bindirirken vedalaşmayı kısa tutun,
gözyaşlarının bunu değiştirmeyeceğini gösterin. Eğer o ağladıkça siz yanında kalmaya
devam ederseniz her ayrılmayı denediğinizde tekrar ağlamaya başlayacaktır. Bu da
sadece uyum sürecini geciktirecek ve iki taraf için de daha yıpratıcı olacaktır. Nitekim
çocuğunuzun alışma süreci ancak siz onun yanından ayrıldığınızda başlayacaktır.
 Akran ilişkilerinde önemli olan paylaşma, işbirliği yapma ve kaybetmeyi kabullenme
gibi sosyal becerilerini geliştirmek için çocuğunuzla oyun oynayarak bu alanlarda
destekleyin.
 Vakit buldukça kendisine yakın bulduğu arkadaşlarını okul dışı zamanlarda evinize
davet edin veya sosyal etkinlikler düzenleyin.
 Çocuğunuza ev ortamında yerine getirebileceği basit görevler vermeniz ona
sorumluluk bilinci kazandırması, duygusal olgunluğunu ve özgüvenini arttırması
açısından çok değerlidir. Örneğin sofrayı kurmaya ve toplamaya yardım edebilir,
odasını ve oyuncaklarını düzenleyebilir, çiçekleri sulayabilir.
 Onu ilgi alanlarında kendisini geliştirmesi ve araştırma yapması için destekleyin;
müzik, sanat veya spor alanlarında en az bir hobisi olması için teşvik edin.
 Çocuğunuzda görmek istediğiniz olumlu davranışları ona en etkili biçimde
öğretmenin yolu onları öncelikle sizin uygulamanızdır. Örneğin belli zamanlarda
televizyon ve bilgisayarı kapatarak ailece kitap okumanız çocuğunuzun kitap okuma
alışkanlığını geliştirecektir.
 Evde bir programı takip etmesi okuldaki sisteme uymasını kolaylaştıracağı için
çocuğunuzla beraber ödev, oyun ve hobilerine belli saat aralıklarını ayıracağı bir
günlük plan oluşturun. Bu planı çocuğunuz kendisi resim veya el işiyle hazırlarsa daha
çok sahiplenir ve çalışma masasının üstüne asarsa daha rahat takip eder.
 Eğer çocuğunuz okula başladıktan 2 hafta sonra hala uyum sağlayamadıysa ya da
uyum sürecini tamamladıktan sonra huzursuz ve gerginse, kendisini yalnız
hissediyorsa, ağlama veya öfke krizleri yaşıyorsa, tırnak yeme, alt ıslatma veya tik gibi
belirtiler gösteriyorsa bir uzman psikoloğa başvurmanız gerekir.

Ezgi Bozkurt

Uzman Klinik Psikolog
Çocuk ve Ergen Terapisti

Daha Fazla

Kurban Bayramında Çocuklara Dikkat!

Bayramlar herkes için özel günlerdir. Bayram yetişkinler için ziyaret, dinlenme, alışveriş ve yemek keyfi anlamına gelirken; çocuklar için ailedeki herkesin bir araya geldiği, şeker ve çikolata dağıtılan, aile büyüklerinden alınan harçlıklarla mutlu olunan ve isteklerinin daha çok yapıldığı özel günlerdir. Kurban Bayramı içeriği gereği Ramazan bayramından farklı olduğu için, çocukların kafasında daha çok merak uyandır ve biz yetişkinlerin cevaplaması beklenen birçok soruyu da beraberinde getirir. Kurban Bayramı yetişkinler için inançları gereği anlamı bilinen, kurban kesmenin anlaşılır olduğu ve kutlanan bir bayramdır. Ancak kurban kesme çocuklar için anlaşılması zor bir durum olabilir. Çünkü çocuklar ölümle çok zor baş ederler. Çocuklarda soyut düşünme gelişimi ile ilişkili olarak 8 yaşından önce ölümü anlayabilmesi beklenmemelidir.

Öncelikle Kurban Bayramı’nın anlamı çocuğa açıklanmalıdır. Açıklamalar yapılırken çocuğun yaşı ve gelişim düzeyi göz önünde bulundurulmalı, örneklerle somutlaştırılarak çocuğun anlayabileceği şekilde olmalıdır. Esas odaklanılması gereken bayramın sosyal boyutudur, böylece kurban bayramının sadece hayvanların kesilmesi anlamı taşımadığı, paylaşmak, büyükleri saymak, tanımasak bile insanlarla bayramlaşıp-selamlaşmak, çocukları sevindirmek gibi konuları da içerdiği vurgulanır. Etin, kıymanın pahalı ama büyümek için sağlıklı olmak için çok gerekli yiyecekler olduğu, fakir insanların bu bayramda bu olanağa kavuştuğu anlatılabilir. Kurban kesilip, büyüklerin evinde, tüm akrabaların bir araya gelip, güzel yemekler hazırlayıp, temiz ve özenli giyindikleri bayram sofralarında, çocukların kendilerini güvenli hissettiği ortamda kimlik oluşumu ve bütünün parçası olma duygusu olumlu yönde gelişecektir ve kurban bayramına dair olumlu izlenim oluşacaktır.

Kurban Bayram’ında çocukların yanında özenli davranılmalı ve seçici konuşulmalıdır.
Çocuklar bire bir ya da televizyonda hiç bir şekilde kurban kesimini izlememeli ve izlemeye zorlanmamalıdır. Özellikle de  8 yaş öncesi çocuklar kesinlikle izlememelidir. Soyut düşünme becerisi tam olarak gelişmemiş olan çocuk, kurban kesimini dini bir görev olarak değil, cinayet olarak algılayabilir. Başkalarına zarar verme, saldırgan davranışlar, hayvanların öldürülmesinin doğru davranış olarak algılanması, ve et yememe gibi sonuçlar doğurabilir. Çocukların bayram süresince hatalı kurban kesimi, kesim kazaları ve uygunsuz ortamlarda kesim görüntüleri ile dolu olan haber programlarını da izlemeleri engellenmelidir.

Çocuklar yeni ve bilmedikleri şeyleri merak ederler ve bu sebeple kurban kesimini görmek isteyebilirler ya da gezme sanarak ailelerinin gittiği toplu kesim yerlerine gitmek isteyebilirler. Hiç bir şekilde buna izin verilmemelidir.

Kurban Bayramı ile ilgili sohbet ederken kurban kesimi ile ilgili detaylı konuşmaları çocukların yanında yapmamaya ve onların bu konuşmaların yapıldığı ortamlardan uzak durmasına özen göstermek gerekir. Çocuklar sadece gördüklerinden değil, duyduklarından da etkilenirler.

Bazı ailelerde kurbanlık hayvan önceden satın alınıp, bahçede beslenip, bakılır. Çocuklara hayvanları korumak ve sevmek öğretildiğinden çocuklar bu hayvanlara bakarlar ve duygusal bağ kurarlar. Sevgi bağı kurdukları hayvanın kaybından dolayı travma yaşayabilir ve ölümünden onu kesen ailesini sorumlu tutarak, onlara öfke duyabilir. Bu sebeplerden, kurbanlık hayvan önceden evde beslenmemelidir. Eğer hayvan evde besleniyorsa, hayvanın kesileceği yaşamına uygun şekilde, dürüstçe anlatılmalıdır.

Çocukların ölümle ilgili soruları geçiştirilmemeli, yaşına uygun şekilde, açık, net ve somutlaştırılmalı cevaplar verilmelidir. Soruları cevaplanırken duygularını anlamaya özen gösterilmeli ve duygularını ifade etmesine fırsat verilmelidir.

Eğer kurban bayramı sonrasında çocuğunuzda olumsuz anlamda davranış değişiklikleri (uyuyamama, saldırganlık, alt ıslatma, yemek yememe, vb.) gözlemlerseniz bir uzmana başvurmanız önerilir.

Uzman Klinik Psikolog
Nihan Yuğaç Doğan

Daha Fazla

Çocuk Aşkı Öldürür mü?

“Aşk; insanın yaşam enerjisini artıran, çiftlerde karşılıklı toleransı ve empatiyi olumlu etkileyen bir duygudur. Yapıtaşlarının arasında aşk olan ilişkiler, baştan avantajlı durumdadır. Aşkla başlayan, çiftlerin birbirlerine karşılıklı romantik jestler yaptığı, sevgilerini çekinmeden gösterebildikleri dönemleri yaşayan ilişkiler, sağlam temellerini atmıştır. Bundan sonra ilişkinin zenginleşmesini ve derinleşmesini sağlayacak fırsatlarla dolu bir dönem başlar.
Bu fırsatların en önemlisi, bir çiftin çocuk sahibi olmasıdır. Tatmin edici, sevgi-saygı ve aşk temelinde kurulmuş bir ilişkiyi zenginleştirmenin en güzel biçimi, kendinden izler taşıyan bir varlık yaratmaktır. Dünyaya  gelen çocuk, yeni deneyimlerin yaşanmasını sağlar ve sağlam temelli bir ilişkinin derinleşmesine, çiftin bağlarının güçlenmesine katkıda bulunur.
Bu açıdan bakıldığında, halk arasında bilinen “Çocuk aşkı öldürür” söyleminin doğru olduğu söylenemez. Çünkü çocuk sahibi olmak gibi güzel bir duygunun, aşk gibi bir başka güzel duyguyu gölgelendirmesi düşünülemez. Bu deneyimin bir çiftin “aşkını öldürmesi” ya da ilişkisini bozması, ancak o ilişkinin yapıtaşları eksikse mümkün olur. Aşk, sevgi-saygı, anlayış-empati, ilgi-şefkat, uyumlu bir cinsellik gibi önemli unsurları pekişmiş olan bir ilişki, yaşamın birçok zorluğunu daha kolay atlatmayı sağlayan bir avantajdır. Çocuk sahibi olmak ise güzel olduğu kadar ciddi sorumluluklar üstlenmeyi gerektiren bir yaşam olayıdır. Çocuğun ebeveynlere yüklediği en önemli görev, uzun bir süre onun tüm fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak, ona sevgi, saygı ve güveni öğretmek, dolayısıyla yaşama hazırlamaktır. Kendisine ve çevresine  olumlu katkıları olabilecek bir insan yetiştirmek, büyük bir sorumluluk projesidir.

Bireysel olgunluk ve ilişki açısından bu sorumluluğa hazır olmayan çiftler çocuk sahibi olduğunda, o güne kadar varolduğu sanılan “aşk”, sınavına hiç çalışmamış bir öğrenci gibi kalakalır. Çocuk sahibi olmak, bir ilişkinin en ciddi sınavlarından biridir. İyi hazırlanılmamışsa, çiftlerin o sınavı başarıyla tamamlamaları çok zordur. Hele yenidoğan dönemindeki bebek bakımı, daha çok anneye ait bir sorumluluk gibi görünse de, ayrıntıyla incelendiğinde ortak yaşamda paylaşılabilecek daha bir çok iş olduğu görülür. Bu dönemde anneye destek olma işi, mümkün olduğu kadar babalar tarafından üstlenilmelidir. Bu aslında birçok canlının doğasında olan bir içgüdüdür. Örneğin; bazı memelilerde yavrular henüz çok küçükken anneler yuvada yavrularla kalır ve annenin beslenme ihtiyacı babalar tarafından karşılanır. Günümüz şartlarında günlük insan yaşamını düşünecek olursak, her gün karşıladığımız en basit ihtiyaçları bile biraz ertelediğimizde sıkıntı yaşarız. Bu ertelenmeleri her gün çeşitli ihtiyaçlarında defalarca yaşayan yeni anneler, özellikle de minik yavrularını birlikte yarattıkları eşlerinden destek beklerler. Bebeğin beslenmesi, temizlik ve bakımı, ilgi ve sevgi görmesi gibi en temel ihtiyaçları, her gün en az bir kez sadece babaları tarafından karşılansa, annelere nefes alacak ve dinlenecek zaman dilimleri yaratılmış olur. Hepsinden önemlisi, anneler bu stresli dönemde eşlerinin desteğini deneyimledikçe güçlüklüklere dirençleri artar. Eşlerinden hem bebek bakımında hem de kendilerine karşı ilgi ve destek görmek, her anne için antidepresan etkisi yaratır. Böyle çiftlerin bağları da daha derinleşir ve güçlenir.

Eşinden beklediği desteği bulamayan annelerin stres düzeyi artar, hormonal denge bozulmaya başlar ve bu durum bebeğin gelişimi açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir. Yorgunluk ve yetersizlik hissiyle giderek daha gergin olan annenin ruh hali, eşiyle olan ilişkisine de kısa zamanda yansır. Eşlerin arasındaki mesafe yavaş yavaş artmaya ve “aşk” da ışık ve su alamayan çiçekler gibi solmaya başlar. Bunun sonucunda da ilişkinin kötüleşmesinin faturası, aileye en son katılan çocuğa kesilir. Oysa yapıtaşları sağlam olan ilişkilerde babalar, bebekleriyle mümkün olduğu kadar çok ilgilenmek, yorucu bir dönem geçiren eşlerine gerek bebek bakımında gerekse evle ilgili sorumlulukları üstlenerek destek olmak isterler. Böyle ilişkilerde çocuk aşkı öldürmez, tam tersine gelişip derinleşebilmesi için ortam yaratır.

Uzm. Psk. Kıvılcım Yücelen

Çift-Evlilik Terapisti

Daha Fazla

Hipnoz ve Hipnoterapi

Hipnoz, tamamen gevşemiş ve tamamen zihnine odaklanmış durumda olan danışana terapistin telkinlerde/tavsiyelerde bulunduğu terapötik bir tekniktir. Hipnozun, tartışmalı bir konu olmasına karşın çoğu uzman, ağrı, anksiyete ve duygudurum bozuklukları gibi birçok konuda etkili ve güçlü bir terapötik teknik olduğunu kabul edilmektedir.

Amerikan Psikoloji Derneği’ne (American Psychological Association) göre; Hipnoz, terapistlerin tedavi sürecinde kişiye telkinlerde bulunması ile kişinin algıları, duyuları, düşünceleri ve davranışlarında bir değişim yaşamasıdır. Bazı durumlarda hipnoz kişileri daha tetikte ve uyarılmış hale getirmek için kullanılırken çoğunlukla hipnoz kişinin gevşemesi, sakinleşmesi ve iyi olma haline geçmesi için kullanılmaktadır. Genellikle hipnoz, huzur veren, rahatlatan bir deneyimin imajinasyonunu (zihinde canlandırma) ya da düşüncesini içerir. Hatta bazı uzmanlar hipnozu, kişinin tamamen gevşemiş ve rahat hissettikleri bir duruma dikkatlerini odaklaması olarak da tanımlamaktadır. Hipnozu deneyimleyen çoğu kişi ise bunu huzurlu olma durumu olarak tanımlamaktadır. Nasıl ki, bir büyüteç güneş ışıklarını odaklayarak onları daha güçlü hale getiriyor ise, benzer bir şekilde, odaklandığımızda ve konsantre olduğumuzda zihnimizi de daha güçlü hale getirebiliriz. Çünkü hipnoz kişinin kendi potansiyelini daha fazla kullanma imkanı sağlar.

Hipnozun etkinliği ile ilgili olarak genel bir kanı olmasına karşın, araştırmalarda ve klinik yaklaşımlarda hipnozun nasıl işlediği ile ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar hipnozun, belli bir hipnoz olabilme seviyesine sahip kişilerde kullanılabileceğine inanırken, bazı uzmanlar da kişinin hipnotik ortam ve telkinlere tepkisini etkileyen güçlü bilişsel ve kişilerarası etkenlerin olduğuna inanmaktadırlar. Bazı insanlar hipnozdan daha çok faydalanmalarını sağlayan hipnoz olabilme becerisi ve kapasitesine sahiptirler. Burada şunu da unutmamak gerekir: hipnoz, diğer tüm terapötik teknikler gibi, birçok problemde ve birçok danışanda oldukça etkili olmasına karşın etkinliği kişiden kişiye değişiklik gösterebilir.

HİPNOZLA İLGİLİ MİTLER (YANLIŞ İNANÇLAR)

  • İnsanlar genellikle hipnoz olduklarında kontrollerini kaybedecekleri, isteklerine yenik düşeceklerini, hipnoz yapan kişinin hakimiyetine gireceklerini düşünerek korkarlar. Fakat, hipnoz durumu zayıflık ya da saflıkla aynı şey değildir. Birçok kişi hipnozla ilgili fikirlerini filmlerden ya da gösterilerden edinirler. Oysaki sahne gösterilerinde hipnozu kullananlar, katılımcılarını gösteri yapmayı seven, işbirliğine açık gönüllü kişilerden seçerler. Bu gibi sahne gösterileri genel olarak insanların hipnoterapi desteği aramaları için cesaretlerini kırar.

 

  • Hipnoz ile ilgili diğer bir mit de hipnoz sırasında kişinin tamamen bilincini kaybedeceği ve yaşadıklarını hiç hatırlamayacağı ile ilgilidir. Hipnoz olan kişilerin çok az bir kısmı çok derin seviyede bir transa geçerek yaşadıklarını hatırlamayabilirler fakat büyük bir çoğunluk hipnoz sırasındaki her şeyi hatırlar. Hipnoz sırasında yaşananları hatırlamak faydalıdır da çünkü her şeyi hatırlayabildiğimiz orta seviyeli bir trans ile hipnozla ulaşmak istediğimiz hedefe ulaşılabilir.

 

  • Hipnoz sırasında danışan, hipnoterapistin kontrolü altında değildir. Hipnoz kişiye zorla yapılan bir şey değil, kişinin kendi isteğiyle yaptığı bir şeydir. Hipnoterapist danışana yardımcı olmak ve yol göstermek için oradadır.

 

Hipnozun Kullanıldığı Alanlar

  • Travmalar (taciz-tecavüz, duygusal-fiziksel istismar, şiddet, kayıp)
  • Anksiyete-kaygı
  • Fobiler
  • Kanser tedavi süreci
  • Ameliyat öncesi ve sonrası
  • Depresyon
  • Stresle baş etme
  • Öfke kontrolü
  • Alt ıslatma ve dışkılama problemleri
  • Sınav kaygısı
  • Spor ve performans sorunları
  • Sigara bırakma
  • Obezite, Kilo verme/düzenleme
  • Cinsel işlev sorunları
  • Uyku bozuklukları
  • Öğrenme güçlüğü ve konsantrasyon problemleri

 

Hipnozdan en yüksek fayda sağlayabilmek için, danışanın problemi çözmekle ilgili motivasyonu yüksek olması ve hipnoterapistin hem hipnoz hem de danışanın problemi konusunda yeterli eğitimi almış bir uzman olması gerekmektedir.

Şunu da unutmamak gerekir ki diğer tüm terapötik yöntemler gibi hipnoz da, bazı problemler ve bazı danışanlar için çok yüksek bir fayda sağlayabildiği gibi, bazı danışanlarda çok büyük bir fayda sağlayamayabilir. Bu nedenle, sadece hipnozun kullanıldığı bir yöntem ile tüm problemleri çözmeye çalışmak yerine, diğer terapötik teknik ve becerilerin de kullanıldığı kapsamlı bir hipnoterapi süreci her zaman tercih edilmelidir.

 

 

Daha Fazla

Okula Başlarken

Sevgili Anne ve Babalar,

Aileden ayrılığın ilk durağı olan okula başlangıçta; çocuk, hem birey hem de bir grubun üyesi olmaya çalışır, kendini bir grup içinde ifade edebilme ve tanımlayabilme fırsatı bulan çocuk, benlik algısının sağlıklı oluşmasını destekleyecek ortama da böylece sahip olur. Paylaşma, işbirliği, haklar-sorumluluklar-kurallar ve sıra bekleme gibi kavramlarla tanışır. Anne ve babanın bu süreçteki tutumları önemlidir. Hem çocuk hem de ebeveynler için ilk ayrılık sahnesinin yaşandığı okul kapısında; sizden ayrılmamak için ağlama, sarılma ve benzeri yollara başvuracak olan çocuğunuza karşı davranışlarınızda kararlı olmalısınız. Sizden ayrılmasına sadece sözel olarak değil beden dilinizle de izin vererek güvende olduğunu hissettirmeniz ve duygu aktarımınızı kontrol etmeniz gereklidir.

Ailenin kurumu ve eğitimcileri tanıması ve çocukların da kendilerini güvende hissetmeleri açısından bu süreçte birlikte olmak ve adım adım ilerlerken aşamalı geçiş programı uygulamak önemlidir. Bu geçiş döneminde; çocukların, arkadaşlarına ve öğretmenlerine alışmaları için birebir iletişimlerine imkân tanımanız, uyum sürecini kolaylaştıracaktır. 

OKULA BAŞLAMA ÖNERİLERİ

  • Çocukların her biri farklı sosyal, duygusal özellikler gösterir. Lütfen sizler de onları diğer arkadaşları ile kıyaslamayın ve sevginizi koşullara bağlı olarak sunmayın.
  • Çocuğunuz için ilk defa okul deneyimi yaşıyor ise yeni bir ortama girerken ayrılmakta kaygı yaşaması, beklenen ve normal bir davranıştır. İlk zamanlar anneden ayrılmamak için tepkisel davranabilir, bu durumlarda ona karşı hoşgörülü davranalım. Sizler de okula başladığınız ilk günlere dönüp, bakarsanız aynı duyguları yaşadığınızı ve güven duyduktan sonra bu korkuların geride kaldığını hatırlayacaksınız.
  • Çocuğunuzun, sabah kalktığında uykusunu yeterince almış olması ve güne iyi bir kahvaltı ile başlaması onun gün içindeki davranışlarını olumlu etkileyeceğini de unutmayalım.
  • Çocuğa okulu gezdirmek, okulda neler yaşayacaklarını anlatmak ve onu özendirmek iyi bir başlangıç için anahtardır. Bunu yaparken, anne ve babalar kendi okul yaşantılarından örnek verebilir. Bu konuşmalar sayesinde çocuk ortamla ilgili bilgi kazanmış olur. Çocuğa, onu okulda bırakıp gitmeyeceğiniz anlatılmalı, belli bir süre kendisini bekleyeceğiniz konusunda bilgi verilmeli ve bu söze de mutlaka uymalıdır.
  • Birkaç günün sonunda kısa süreli ve ona bilgi vererek okuldan ayrılın ve nereye gideceğinizi,  ne kadar süre sonra döneceğinizi ona anlatın. Vedalaşma sürenizi mümkün olduğunca kısa tutun. Bu süre uzadıkça birbirinizden ayrılmanız zorlaşacaktır. Çocuktan ayrılma sürecini uzatmamak, çocuk duygusallaştığında devreye okulun girmesine fırsat tanımak, sakin ve kararlı tutumu sürdürmek, uyumuyla ilgili endişelerinizi çocuğa yansıtmamak çocuğun okula uyum sürecini hızlandırır.
  • Günler ilerledikçe ebeveyn sadece çocuğu bırakır ve beklemeye gerek duyulmaz. Bunun zamanını çocuğun özellikleri ve ebeveynlerin bu süreçteki tutumu belirler. Çocuğa dürüst davranmak, gidiş ve dönüş saatlerinizi onun anlayacağı şekilde belirtmek (Örneğin; yemekten sonra ) ve söz verilen zamana uymak çocuğunuzun size olan güveni açısından önemlidir.
  • Çocuğunuz ile okul hakkında konuşurken motive edici ve ödüllendirici yaklaşımlar kullanmanız, onların özgüven düzeylerini yükseltirken, adaptasyon süreci ile ilgili endişelerinizi onların yanında paylaşmak gibi uyaranlar çocukların kaygılarını tetikleyebilir.
  • Çocuklar kadar aileler için de okula adaptasyon süreci önem taşımaktadır. Çocuğunuzun okula başlaması ile ilgili duygularınızın farkında olun ve bu süreçteki duygularınızı, kaygılarınızı; okulunuzdaki eğitimciler ve uzmanlar ile paylaşın, size destek olmalarına izin verin.

                                                                                            Uzm. Psk. Gürcan Kurt

THERAPIA GARDEN PSİKOLOJİ

 

Daha Fazla

Kadınlarda en sık rastlanan cinsel problemler

Yaşantınızı herhangi bir alanda olumsuz etkileyen ve cinsel doyum almanızı engelleyen her hangi bir durum cinsel problem olarak düşünülebilir. Çoğu kadın hayatı boyunca en az bir kez bir cinsel problemle karşılaşır. Bazı kadınlarda semptomlar daha uzun süreli olabilir ve ilişkilerini de olumsuz etkiliyor olabilir.

Aslında genel olarak cinsel davranışların bir “normal” seviyesinden bahsetmek çok da mümkün değildir. Çünkü her kadın için cinsellik farklılaşır. Hayatınızda bir dönem normal olarak gördüğünüz bir cinsel yaşantıyı bir başka dönemde normal olarak göremeyebilirsiniz. Örneğin, küçük bir bebeği olan ve aşırı yorgun bir annenin cinsellikle daha az ilgilenmesi çok sık rastlanır. Diğer taraftan hem erkekler hem de kadınlar için yaş ilerledikçe cinsel ilişkinin sıklığında bir azalma görülür.

Kadın cinselliği karmaşıktır. Temelinde yakınlık ve özel hissetme ihtiyacı vardır. Bunun yanında tabi ki kadınların fiziksel ihtiyaçları da vardır. Bu nedenle hayatınızın fiziksel ya da duygusal problemler yaşadığınız bir döneminde bir cinsel problemle karşılaşmanız da olasıdır.

Cinsel problem yaşamanıza yol açan nedenlerin başında şunlar gelir:

  • Duygusal Nedenler; stres, ilişki problemleri, depresyon anksiyete, cinsel taciz ya da saldırı yaşantıları ve vücudundan hoşnut olmama gibi.
  • Fiziksel Nedenler; hormonal sorunlar, ağrı bozuklukları, diyabetve kalp rahatsızlıkları gibi.
  • Yaşın İlerlemesi; vajinada kuruluk gibi değişimlerin oluşması.
  • İlaç Kullanımı; depresyon, tansiyon, diyabet ilaçları cinsel problemlere yol açabilmektedir.

Cinsel problemlerin belirtilerinden bazıları ise şunlardır:

  • Cinsel istekte azalma,
  • Uyarılma zorlukları,
  • Orgazm yaşayamama yada sıklığında büyük bir azalma,
  • Ağrılı cinsel ilişki.

Tabii ki herkes zaman zaman cinsel istekte azalma ya da tatmin olamama yaşar. Eğer bu çok sık ya da uzun süreli olursa, vücudunuzda ya da hayatınızda neyin yolunda gidip gitmediğine bakmak ilk aşamada faydalı olacaktır:

  • Hasta mısınız ya da cinsel isteğinizi azaltabilecek herhangi bir ilaç kullanıyor musunuz?
  • Stresli bir dönem mi yaşıyorsunuz?
  • Partnerinizle sevgi ve güvene dayalı bir iletişiminiz var mı?
  • Partnerinizle baş başa zaman geçirme imkanınız var mı?
  • Cinsel ilişki ya da cinsel yakınlaşma ile ilgili rahatsız eden anılarınız var mı?

Eğer cinsellikle ilgili herhangi bir sıkıntınız varsa, ilk olarak bu konuda uzman hekiminize başvurarak sorunun kaynağının fiziksel olup olmadığını öğrenin. Eğer fiziksel bir sıkıntı yoksa uzman bir psikologdan destek almalısınız.

Bu aşamada cinsel probleminizin tedavisi de problemin kaynağına bağlı olarak farklılaşır. Sağlık sorununuzun tedavi edilmesiyle probleminiz de ortadan kalkabileceği gibi partnerinizle nasıl daha uygun iletişim kurabileceğinizi öğrenmek de cinsel probleminizin çözülmesini sağlayabilir. Ya da rahatlamak için ılık bir banyo yapmak, cinsel ilişki öncesi sevişmeyi uzatmak, cinsel ilişkide farklı pozisyonlar denemek gibi kendi başınıza deneyebileceğiniz ufak değişimler dahi yardımcı olabilir.

Doktor ya da terapistle cinsel problemlerinizle ilgili açık bir şekilde konuşmak tedavinin önemli bir parçasıdır. Bir çok kişi için bu konuları paylaşmak zor olabilir. Fakat unutmayın ki siz ne kadar rahat ve açık bir şekilde konuşursanız uzmanlar da size o kadar faydalı olabilir.

Daha Fazla